Çizgili yeşil takım elbiseli ajans başkanıyla gittiğimiz iş görüşmelerinden biriydi.

Yılın modası olmayan, üzerinde o cırtlak rengi kurtaracak başka bir deseni ya da kombini de olmayan, petrol artığı kumaş fazlasından, model çalışırken müsvedde olarak kullanılmış gibi görünen bu elbiseler, ajans başkanına eski işinden kalan stok fazlası kıyafetlerdi. Yani kimsenin asla beğenip almayacağı ve zaten de almadığı takım elbiselerdi bunlar.

Çalışmakta olduğumuz bir firmanın dış ticaret müdürü bir gün bize “Filanoğulları A.Ş’nin Pazarlama Müdürüyle bir görüşme ayarladım” diye bir isim verdi. Biz de yapılan sunumun şatafatıyla hazırlandık, giyindik, kuşandık, gittik.

Ajans başkanı, işte o yeşil takım elbiseyle gelmişti o gün. Uzaktan bakıldığında “bu adamın bu işle nasıl bir alakası olabilir ki” sorusu sorulabilirken, ben adamın yakınındaydım, neler yaşıyordum bir düşün işte.

“Nizamiye”de halimizi arz ettik, Sekreterya’ya yönlendirdiler, oradan telefonlar açıldı, ajansın adı, bizim adımız, şeceremiz soruldu derken pazarlama müdürünün odasına doğru yürümeye başladık.

Elimizde siyah bir çanta, koridorda ilerledik. Oda, koridorun sonunda olduğu için ilerledikçe heyecanlandık, heyecanlandıkça ilerledik, derken içeri girdik.

Yaşından, endişeli sesinden, tedirgin bakışından, bizi karşılamasından acemi ve tecrübesiz olduğu anlaşılan, bizden daha heyecanlı görünen, genç bir arkadaş odanın karşısındaki masada oturuyordu. “Buyurun” diyebildi sadece kısık bir sesle.

Sağlı sollu iki kişi daha oturuyordu odada, bize o “buyurun” dediği için ona doğru yürümeye başladık. Bir kaç adım atmıştık ki, odanın ortasına tuzak gibi yapılmış olan sekmeye takılıp ikimiz birden masaya doğru, ceza alanında penaltı kazanmaya çalışan forvet gibi yapıştık. Haydaaa! Biz ne hayal ediyorduk, nasıl bir giriş oldu bu!

Toparlamaya çalıştık, kızara bozara oturduk. Çay geldi.
Sehpada büyükçe bir vazo vardı, çaylar sehpaya sığmıyordu ama, “niye çay istediniz ki” bakışlarıyla çay getiren teyze, o sehpada yer bulup, zorla yerleştirip gitti.
Çantadan örnek katalogları çıkarırken, uzatırken, alırken, verirken çay döküldü, bardak kırıldı.

Çay kendi halinde dökülse sorun yoktu, çay dökülmesin derken elini atan yeşil takım elbiseli ajans başkanı, vazoyu da düşürüp kırdı. Çok klişe ama vazoyu kırdık işte.

Bu arada bizimki ağzını şapırdatarak yutkunuyor ve “sorun yok, ben rahatım, no problem” tavrı oynamaya çalışıyordu.

Yok yok, toparlanacak gibi değildi durum.
Ne anlattığımızı, ne konuştuğumuzu hiç hatırlamıyorum, hiçbir zaman da hatırlamadım.

Son hatırladığım çantaya katalogları doldurup kapatmaya çalışırken gördüğüm o son görüntü.

Ben odanın az ilerisinde bekliyorum, “kapatma şu çantayı, tut elinle kapağını, gidelim şuradan bir an önce” diye içimden çığlıklar atarak bekliyorum.

Çantanın kilidi bozuk, bastırıyor kapanmıyor, bir daha bastırıyor kapanmıyor, yere koymuş, pencereye doğru eğilmiş, iki eliyle bastırıyor.

Dışarıdan biri girse o an, odada iş görüşmesi mi yapıldı, birileri tahsil edilemeyen çekten dolayı ortalığı mı dağıttı, odanın ortasında çantayı boğmaya çalışan bu adam kim, neler dönüyor burada, anlayamazdı. Hoş, içeride olanlar da zaten içeride tam olarak neler olduğunu anlayamadılar.

Artık uzaklaşıp çıkalım derken odanın ortasındaki sekmede bir kez daha tökezledik. Daha dönüp arkamıza bakmadık. Kaçtık.

Bazen sadece, hızla uzaklaşın. Herkesten.